KALEİÇİ TARİHİ

Kaleiçi Bölgesi

kaleici_tar_4_1

          Kaleiçi, doğal ve korunaklı bir limana sahip olması ve ulaşım imkânları nedeniyle antik çağlardan günümüze kadar kesintisiz biçimde liman yerleşimi olarak kullanıldı. Son dönemlerde yapılan araştırmalarda Kaleiçi’nde ilk yerleşimin hangi dönemde başladığı tespit edilemese de, M.Ö. 4. yüzyılda Kaleiçi’nde yerleşimin olduğu kesin olarak bilinmektedir. Pamphylia bölgesi sınırları içinde bulunan ve erken Helenistik dönemde küçük bir yerleşim yeri olduğu düşünülen Kaleiçi, M.Ö. 2. yüzyılda Anadolu’nun o dönemdeki en güçlü kralı olan Bergama kralı II. Attalos Philadelphos’un bölgeye hâkim olmasıyla Attaleia adını aldı ve günümüzdeki sur duvarlarının sınırlarına ulaşan şehir görünümünü kazandı. II. Attalos’un Akdeniz ticaretinde faal bir konumda olmak için kurduğu liman şehri antik çağlar boyunca Doğu Akdeniz bölgesinin en önemli liman şehirlerinden biri oldu.

           M.Ö. 1. yüzyılda Pamphylia bölgesinin bir Roma eyaletine dönüşmesiyle Antalya, pek çok Anadolu şehri gibi Roma hâkimiyetine girdi. Özellikle 1. ve 2. yüzyıllarda yapılan imar faaliyetleriyle Antalya bir Roma şehri görünümü kazandı. Sur duvarlarının bir kısmı, Roma İmparatoru Hadrianus’un şehri ziyareti onuruna inşa edilen Hadrianus Kapısı (Üç Kapılar) ve Hıdırlık Kulesi gibi yapılar bu dönemde inşa edildi.

          Antalya Bizans döneminde de Doğu Akdeniz’in en önemli liman şehirlerinden biri konumundaydı. Hristiyanlığın 4. yüzyıldan itibaren Roma İmparatorluğu’nun resmi dini kabul edilmesiyle birlikte şehirde, sosyal ve fiziksel köklü değişiklikler oldu. Hristiyanlığın yaygınlaşmasıyla birlikte Kaleiçi’nde Hristiyanlıkla ilgili birçok yapı inşa edildi. Bu yapılar içinde en dikkat çekeni ise Osmanlı döneminde camiye dönüştürülen ve bugün Kesik Minare olarak anılan Panagia Kilisesi idi. Helenistik ve Roma dönemlerinde şehir meydanı olarak kullanılan alana inşa edilen ve Meryem Ana’ya adanan kilise, Pamphylia bölgesinin en önemli kiliseleri arasında yer alıyordu.

           Hristiyanlığın Roma İmparatorluğu’ nun resmi dini kabul edilmesinin yanı sıra, 6. yüzyıldan itibaren Anadolu’nun Akdeniz kıyılarına yönelen Arap ve Pers akınları da, Kaleiçi’nin fiziksel yapısında değişiklikler yaşanmasına sebep oldu. Bu akınlardan korunmak için şehir surları daha da güçlendirildi, şehrin anıtsal kapıları daraltılarak savunulması kolay hale getirildi ve Roma döneminde anıt mezar olarak işlev gören Hıdırlık Kulesi savunma sistemine dâhil edilerek gözetleme kulesi olarak kullanıldı.

        Bizans çağı boyunca diğer Anadolu kıyı şehirleri gibi Arap ve Pers akınlarıyla mücadele eden Antalya, 11. yüzyılın sonlarından itibaren Bizanslılar ve Türkler arasında sürekli olarak el değiştirdi ve nihayet 1207’de Selçuklu Sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından kesin olarak ele geçirildi. Antalya’nın Selçukluların hâkimiyetine geçmesinden sonra şehir; sosyal, idari ve fiziksel olarak köklü değişikliklere sahne oldu. Bu dönemde de deniz ticaretindeki önemini sürdüren Antalya, Selçuklu devletinin en önemli şehirleri arasında yer almış; Selçuklu yöneticileri deniz ticaretinin sekteye uğramaması için Hristiyan ve Yahudi tüccarlara geniş imtiyazlar vermişti.

          Selçukluların şehrin hâkimiyetini ele geçirmelerinden sonra Kaleiçi, yoğun bir inşa ve yeniden yapılanma sürecine girdi. Selçuklu sanatının ve mimarisinin en seçkin örneklerini temsil eden camii, medrese, türbe ve kuleler bu dönemde inşa edildi. Bu dönemde ayrıca Bizans çağında yapılmış olan bazı kiliseler camiye dönüştürüldü. Örneğin günümüzde Antalya’nın simge yapılarından biri olan ve Selçuklu mimari eserlerinin en seçkin örnekleri arasında yer alan Yivli Minare bu dönemde yapıldı. Yivli Minare dışında Mevlevihane, Atabey Armağan Medresesi, Karatay Medresesi ve Ahi Yusuf Camii gibi yapılar da Selçuklu döneminin ürünleri idi.

         Selçukluların kısa süren hâkimiyet dönemi, birkaç yüzyıl sonra dikkate değer bir küçülme devresine girecek olan Kaleiçi ve Antalya tarihinin son ihtişamlı evresi idi. 14. yüzyılın ilk yarısında Antalya’ya gelen İbn-i Batuta, şehrin bağ ve bahçelerinin çok, meyvelerinin leziz olduğunu belirterek bu ihtişama tanıklık yapmıştı. İbn-i Batuta’ya göre Antalya, genişlik, büyüklük ve azamet itibarıyla dünyanın en güzel şehirlerinden biriydi ve gerek planı gerek güzelliği ile öteki ülkelerdeki benzerlerinin fevkinde bulunuyordu.

kaleici_tar_3_1         Öte yandan şehrin bu altın çağı çok uzun sürmedi. 16. yüzyılda Antalya, küresel iklim değişikliğinin etkilerinden, Atlantik ekonomisinin güçlenmesinden ve Akdeniz’in eski ticari hareketliliğini kaybetmesinden olumsuz olarak etkilendi. Bu dönemden sonra şehir Ortaçağ’daki önemini yitirdi ve 20. yüzyılın ikinci yarısına kadar Akdeniz’in sıradan şehirleri arasında yer aldı. Bununla birlikte 16. yüzyılda nüfusu 5.000 dolaylarında olan şehrin sınırları Kaleiçi’nin ve şehir surlarının dışına taşmıştı. 17. yüzyıla gelindiğinde ise dış kalede 24, İskele çevresindeki iç kalede ise 4 mahalle vardı. Bu dönemde şehre gelen Evliya Çelebi, 17. yüzyılda Kaleiçi’nde 3.000 kadar kiremit örtülü eski ev ve 70 sokak bulunduğunu, Kaleiçi sokaklarının ise temiz ve kaldırımlı olduğunu yazmıştır. 17. yüzyılda şehir surlarının dışı, 19. yüzyılda her biri mahalleye dönüşerek Kaleiçi ile rekabet edecek olan bahçe ve bostanlarla çevriliydi.

           19. yüzyılda şehir, Mısır ve Mora’dan Antalya’ya yönelik kitlesel göçlerin de etkisiyle surların dışına genişlemeye devam etti; fakat göçmenler Kaleiçi’nden ziyade şehir surlarının dışına, daha önce bahçe ve bostan olarak kullanılan Şarampol gibi mevkiler ile Balibey ve Kızılsaray mahalleleri gibi mahallelere iskân edildi. Bu dönemde şehir nüfusu 15.000 ile 25.000 arasında değişirken, 19. yüzyılın sonlarına doğru Kaleiçi, şehrin en önemli yerleşim yeri olmaktan çıkmış, geçmişteki mevkiini Yenikapı’ya ve yüzyılın sonlarında şehir surlarının dışında modern bir mahalle olarak kurulan Teşvikiye Mahallesi’ne bırakmıştı.

         Bir yerleşim yeri olarak Kaleiçi’nin geçmişteki ihtişamını yitirmesi 20. yüzyılda da devam etti. Bu durumun belli başlı nedenleri ise 20. yüzyılda surların güvenlik ihtiyacını karşılamaktan uzak oluşu, 19. yüzyılda sık çıkan yangınlar nedeniyle Kaleiçi’nin birkaç defa harap olması ve surların neden olduğu sağlıksız hava idi. Bu nedenle 1930’lu yılların başlarında şehir surları yıktırılmıştı. Bu dönemde Kaleiçi tedrici olarak var olan nüfusunu da yitirdi. İlk olarak 1922 yılında Kaleiçi nüfusunun önemli bir bileşeni olan Rum cemaati şehri zorunlu olarak terk etti. Rumların terk ettiği Kaleiçi evlerine Selanik ve Kıbrıs’tan Antalya’ya gelen göçmenler iskân edilse de, kısa bir süre sonra göçmenler de Kaleiçi’ni terk etmek zorunda kalmıştı. Nihayet 1950’li yıllardan itibaren Kaleiçi’nin son sakinleri de ekonomik nedenlerden dolayı Ankara ve İstanbul gibi büyük şehirlere göç etti.